Henüz yorum yapılmamış

HAYAT ŞU AN

Geçen gün markette, yürümekte zorlanan yaşlı bir amca benden yardım istedi. Birlikte kısa ama çok samimi bir sohbet ettik. Kasadaki neşeli konuşmasını izlerken içim ısındı. Amca gittikten sonra kıza, “Ne kadar tatlı bir amca,” dedim. Kız da “Öyledir,” deyince birden gözlerim doldu. Bu üzüntüden değil! Son zamanlarda, hiç beklemediğim anlarda bile böyle yoğun duygular yaşıyorum. Küçük iyilikler, ufak bir tebessüm, oğlumla yaşıt bir tıp öğrencisi vs.  içimde büyük bir dalga yaratıyor. Sanırım hem yaş almanın getirdiği hassasiyet hem de hormonların etkisiyle, kalbim en ince noktasına kadar açık oluyor. Galiba “peri”menopoz işini iyi yapıyor 🙂 Pericilik kazanacak!

Kız, “Ben balık burcuyum, yapmayın böyle, ben de ağlarım,” dedi. Ben de gülerek, “Ben Oğlak’ım, ben ağlıyorsam senin de ağlamaya hakkın var,” dedim. Meğer 29 Şubat doğumluymuş. “4 senede bir kutluyorum, yaklaşık 8 yaşındayım,” dedi ve gözlerinde çocuksu bir parıltı vardı 🙂

Çıkarken bana “Allah seni senin gibilerle karşılaştırsın,” dedi. Hayatımda ilk kez hiç tanımadığım birinden böyle bir dua almak bana çok dokundu. Yol boyunca gözyaşlarımı tutamadım.Kayınpederimin sene-i devriyesi yaklaşırken, onun verdiği güller bahçede kırmızı kırmızı açmaya başlamışken, bu aralar yüreğim biraz puslu.
Tam bunları düşünürken telefonum çaldı. Annem düşmüş ve kalçasını kırmış. Aceleyle Çanakkale’ye ulaştım. Hastaneye eşyaları taşırken ben de düştüm, hem de tam ambulansın önünde! Böylece hastaneye ambulansla giriş yaptım. Acilden hızla annemin yatışını yaptırdım. O telaş içinde benim de dizim şişti. Çok şükür, kırık ve çatlak yok.
Dün annem ameliyat oldu. Bugün, çok şükür, ayağa kalktı ve yürüdü. Bir süre yürüteçle devam edecek. Şu anda ÇÖMÜ araştırma hastanesinde. Doktorundan yemek dağıtan personele kadar herkes çok özenli ve içten. Burada gerçekten 10 numara, 5 yıldızlı bir şefkat ortamı var.

Hastane odasının cam kenarını küçük bir kütüphaneye çevirdim. Annem uyurken düşünüyorum: Her şey birbirine karışıyor ve sonunda tek bir “hayret” ve “şifa” çemberine dönüşüyor. Dünden beri yaşananlar, marketteki kızın duasından burada bize özenle yaklaşan sağlık çalışanlarına kadar, bir zincir gibi birbirini tamamlıyor. Marketin sıcak anlarıyla hastanenin yoğun telaşı arasında, içimizde taşıdığımız iyilik ve incelik düşüncesi aslında aynı yere çıkıyor.

İnsanların birbirine gösterdiği özen ve şefkat, yaşamın her alanında bize yeniden umut veriyor.

Ve biliyor musun en büyülü şey ne?

Annemin yürütece tutunarak attığı ilk adımları izlerken, birden Erin’in bebekken gecenin üçünde yatak parmaklıklarına tutunup attığı ilk adımları hatırlıyorum. Geçen gün yazmıştım ya. Hayat, her yaşta ve her şekilde adım atmayı bize yeniden öğretiyor; tıpkı bahçemdeki minicik kuşun tek tek ot taşıyarak yuva yapmasındaki olağanüstü özen gibi.

Bu da aslında durdurulamayan yaşam çabasının kendisi.

O minicik mavi yumurta fotoğrafının altına çok güzel bir yorum gelmişti:

“Bence insanlar evrendeki şu mucizeyi, emeği, özeni, itinayı görse ve hissetse, adım atarken bile tereddüt eder, basmaya kıyamaz.”
_Stoacılık, hayatın getirdiklerini sakinlikle karşılamaya ve elimizde olmayanı kabullenmeye çağıran bir felsefe.__Rıza makamcılığı ise yaşanan her şeyi kadere gönülden razı olarak karşılamayı anlatır. Sanki bu iki yaklaşımın buluştuğu yerdeyim: Bazen çok zorlanıyorum; önce içimden ‘Neden bunlar benim başıma geliyor?’ diye bir ses geliyor, hemen ardından başka bir ses de ‘Olanı değiştiremiyorsan, akışa güvenmeyi seç.’ diyor. O anda kendi dengemi bulmaya çalışıyorum: İtiraz etmeden ama tamamen teslim olmadan; yaşadıklarımı anlamlandırıp, bir anlamı olduğunu hissederek yola devam ediyorum. Sanırım benim dengem tam da bu iki yaklaşımın arasında, bazen birine, bazen diğerine daha yakın yürüyorum. Dışarıdaki fırtınayı, annemin düşmesini ya da kendi dizimin zedelenmesini kontrol edemem. Ama bu olaylara içeriden verdiğim tepki tamamen bana ait.

Ve ben teslim olmayı, bu kutsal akışta kalmayı seçmeyi öğreniyorum. Evet, ancak bu yaşta nasip oldu diyelim. Aklım bir yandan adadaki o barbekünün içine kurulan kuş yuvasında.

Dünyanın bütün boyalarını, pigmentlerini, dijital piksellerini bir araya getirsem de, o maviyi yaratamazdım. Alpay bana uzaktan anlatacak, ben de onun gözleriyle o yuvası göreceğim.

Feryatlar da geçiyor, kuş yuvasını izlemek de geçiyor. Hastane odasındaki o narin teslimiyet de bir sonraki ana kadar sürüyor. Köklerin gizli sabrı hem yaprağın neşesinde hem de bir hastane odasının ince sızısında kendini gösteriyor. Dünyanın tüm planlarını toplasak bile, hayatın bizim için yazdığı bu anı asla yaratamazdık.

Hayat şu an, bu haliyle, bu şekilde akıyor. Ya Hayy!!

Yorum bırak